Uzaylıların Kullandığı Yenilenebilir Enerji Türleri

Bir yerlerde inanılmaz bir şey keşfedilmeyi bekliyor. – Carl Sagan

Eğer elimdeki şey kediyse, ciğer nerede? Yok bu şey ciğerse, kedi nerede?’’- Schrödinger’den yıllar önce Nasreddin Hoca

Uzaylıların varlığı özellikle son 150 yıldır tartışmaya açılmış bir konu. Daha doğrusu bizim ana akım medya ile tanımladığımız “uçan daireli”, “yeşil derili” ve haliyle yüksek teknolojili varlıklardan bahsediyorum, aksi durumda biz dünyalılarda aslında “uzaylı”yız zaten. İnsan doğası gereği gizemli olaylara meraklı bir canlı türü ve bu tarz konular asla cazibesini yitirmiyor. Uzaylılar ve onlara ait gizemler konusu şahsi açıdan benimde ilgimi çekmiştir. Varlığı yokluğu konusunda kafa yormaya çalıştığım erken ergenlik dönemlerinde, yine bir gün o sıralarda yoğun bir şekilde TV kanallarına salınmış “Saaddettin Teksoy” ekolü gizem yolculuğu programlarından birini izlerken, böyle programlara pek meraklı olmayan babam, TV’de gördüğü uçan daireyi gösterip, küçük bir çocukken yaşadığı bir anısını anlatmaya başladı, akşam karanlığına kaldığı bir gün yayladan kuzuları getirirken bu televizyonda izlediğime benzer bir cismi gördüğünü söylemişti. Tüylerim ürpermişti. O yaşlarda her şeyi bilen ben, babamın uçan daire gördüğünü söylemesiyle korkunç bir şekilde şaşkına dönmüştüm. Bunun temel nedeni babamın hayatının hiçbir döneminde “uçan daireler”, “ışıklı uçan cisimler” konusunda bir şeye maruz kalma ihtimalinin olmaması, ikinci nedeni programa sadece göz ucuyla yanımdan geçerken bakıp, parmağıyla gösterip başından geçeni olayı kısaca anlatıp odadan çıkması, üçüncü nedeni ise babamın ne bir gazetede ne de televizyonda bu konulara gram ilgi duyabilecek meraka sahip olmaması ve ümmi (okuma yazma bilmez) ve kısmi duyma engelli olmasıydı. Yani kaynak işçisi babamın uçan daireler ve uzaylılar konusuna kafa yoracak herhangi bir merakı ve bu düzeyde kapsamlı hikaye anlatıcı bir özelliği yoktu. O yüzden babamın sadece 2-3 sn gördüğü bir uçan daire görüntüsüne bakıp, gördüğü aracın ışıklarından, dönüş yönüne, büyüklüğüne ve kendilerine (kuzu yaylamaya tek gitmez 10 yaşında bir çocuk) yaklaşıp uzaklaşmasına ve sonra bir anda cismin ortadan kaybolmasına kadar ayrıntılı bir şekilde, dili döndüğünce anlatması tüylerimi ürpertmişti. Bu olayı bu konularda kafa yoran bir arkadaşım ya da herhangi bir tanıdığım; hatta bir astronomi profesörü anlatsa bu kadar inanmam. Televizyonda ne anlatıldığını duymayan, duysa bile detaylı bir şekilde anlamayacak olan babam bana uçan dairelerin detaylarını anlatıyordu. Şimdi düşündüğümde bana asıl gizemli gelen, o olayı yaşadığını söylediği yaşına göre tahmini 1966 yılında gördüğü uçan daireden ziyade, bu konuyu bana anlatması olmuştur hep. Yine de bu konularda “ergen kafamla” babama bile güvenmemiştim.

Nitekim her olayın bir açıklaması olmalıydı. İncirlik Üssü’nün 1954 yılında açıldığını bilen biri olarak Elbistan’ın yaylalarında bir NATO uçuş denemesi yapılması hususu pekâlâ mümkündü; ama pekâlâ mümkün de değildi. Bu arada ben de 1994 yılında babamın çocukluğunun geçtiği köyümüzün üzerinden, bugünlerde bir teknolojik devrim olarak nitelediğimiz, yerli ve milli gururumuz insansız hava araçlarının bir benzerini gündüz gözüyle görmüş olduğumu hatırlıyorum. Tabi çocuk aklı 11 yaşında kim bilir ne gördüm değil mi ya (?) Sonuçta Nurhak Dağlarının yamacında olan bir köydü orası ve 1994 yılında insansız hava araçlarının ne işi olabilirdi o köylerde, tabi köy meydanına sikorsky helikopter inişlerini heyecanla izlemiş, askeri savunma makinelerini 7-8 yaşında tanıyan bir çocuk için standart hayaller de olabilir. Hayallerin frekansına o yaşlarda hiçbir çocuk söz geçiremeyebilir ve bunu anlatan kişi 37 yaşında iyi kötü üniversite okumuş, bilim meraklısı bir hikayeci olduğu için çokta gerçekliğine inanmamak lazım. Ama babam yaşasaydı ve bunu bana bugün anlatsaydı ona sonuna kadar inanır ve güvenirdim.

Fermi Paradoksu:

90’lı yılların müthiş dizisi X-files tadında bir gizem de geçenlerde onlarca araştırmacı tarafından yapılan bilimsel bir çalışma ile geldi derya-ül internete. “Periodic activity from a fast radio burst source” yani Türkçe mealiyle “Hızlı bir radyo patlama sinyal kaynağından periyodik aktivite” isimli “Kanada Hidrojen Yoğunluk Eşleme Deneyi Hızlı Radyo Patlama Sinyal yakalama Projesi (CHIME / FRB)” ekibi tarafından 3 Şubat’ta yayınlanan makalede 500 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksiden 16 günlük aralıklarla bir sinyal geldiği tespit edilmiş. 27 sayfalık muazzam makalede bu tarz bir sinyalin insanlık tarihinde ilk kez görüldüğü söyleniyor. [1]

  1. Tabi insanlık tarihi kozmolojik açıdan ne kadar uzun orası da tartışılır, nitekim radyo teleskobunu bile daha yeni, 1937 yılında icat etmiş bir türüz.  Ama yine de; “hiçte olsa bir radyo dalgasını bile mi göremeyiz?” “Herkes Nerede?” “Evrende yalnız mıyız?” gibi soruları sormadan duramıyor insan. Bu soruyu 1938 yılında Nobel Fizik ödülünü alan İtalyan atom fizikçisi Enrico Fermi’de, 1950 yılında arkadaşları Edward Teller, Emil Konopinski ve Herbet York ile Los Alamos Ulusal Laboratuvarı yemekhanesine öğle yemeğine giderken soruyor. Aralarındaki muhabbette o yıllarda sık sık çalınan çöp kutularının uzaylılar tarafından kaçırıldığına dair komik bir karikatürden yola çıkıyor ve konu insanlığın gelecek 10 yılda herhangi bir maddenin ışık ötesi hıza ulaştığını görmek ihtimaline geliyor. Fermi için bu ihtimal onda bir iken, Teller milyonda bir ihtimal ön görüyordu. (Bu arada şimdilik Edward Teller haklı gibi Işık hızını geçen bir şey görmedik) Yemek sırasında Fermi tahmini değerlerle yaptığı hesaplamalarda insanlık eğer bu noktalara bu kadar kısa zamanda ulaşabilecekse 13,6 milyar ışık yılı büyüklüğünde bu koca evrenin sadece 100.000 ışık yılı gibi minnacık bir kısmı olan Samanyolu Galaksimizde dahi onlarca yaşayan uygarlık olabileceğini ve 0,1  faktörlü bir “alt ışık sürüşü” (yani saniyede 30.000 km) teknolojisine sahip bir uygarlığın düz ve hiç durmadan galaksi tarihi boyunca baştan başa tüm galaksiyi bin kez geçişinin mümkün olabileceğini hesapladı. Bu arada bu kadar basit anlattığıma bakmayın bu Enrico Fermi Nükleer (Trinty) testleri sırasında patlamayla birlikte oluşan basınç nedeniyle elinden düşen kağıtların gittiği mesafeye bakarak (yani çok sınırlı bilgiyle) patlamanın gücünü kafadan hesaplayabilecek üstün bir zekaya sahip.[2] Fermi, yemek sırasında yapmış olduğu bu galaksi uygarlığı hesaplamasından sonra şu soruyu sormuştur. “Eğer Samanyolu dahilinde yüksek sayıda ileri dünya dışı uygarlık mevcutsa, neden uzaylılara ait uzay araçları ya da sondalar gibi kanıtlara rastlamıyoruz?” İşte bu paradoksal soruya 1975 yılında Amerikalı Astrofizikçi Hartman’da “Uzayda yolculuk zor olsa bile, eğer dünya dışı yaşam yaygınsa, en azından bu uygarlıklara ait radyo sinyallerini duymamız gerekmez mi?” sorusunu ekleyerek kafa karışıklığını arttırdı. Paradoksun ismi de Fermi-Hartman paradoksu olmuştur.

Çünkü sadece bizim güneşimizin “Solaris” in bulunduğu Samanyolu galaksisinde 200-400 milyar arasında “güneş” ya da aşina olduğumuz adıyla “yıldız” var. Uzak ihtimali ele alalım ve bir galakside zeki yaşamın ortaya çıkma olasılığının 400 milyarda 1 olduğunu varsayalım. Tahminlere göre tüm evrende 10 Trilyon galaksi sistemi var. Toplam yıldız sayısının 1024 olduğu varsayımı altında çok aşırı kaba bir hesapla tüm evrende 2,5 trilyon zeki yaşam barındırabilecek gezegen olma ihtimali söz konusu.

Resim 1: Fermi Paradoksundan ilhamla DRAKE Denklemi (University of Rochester)

Bu sorulara çok çeşitli cevaplar var; kısaca özetlemek gerekirse:

  1. Teknolojik açıdan gelişmemiş bir uygarlığın bizim seviyemizde bir teknolojiye sahip (Mars’a bile gidemedik) bir uygarlık tarafından keşfedilmesi mümkün değildir. Yani şu anda dünya tarihine göre orta çağını yaşayan ve buharlı makineler ve benzeri makineleri keşfetmemiş; ama insani kriterlere göre zeki (göreceli olarak) olarak sınıflandırılabilecek bir uygarlığı keşfetmesi mümkün olmayacaktır.
  2. Doğrudan Gezegen gözlemi, yani güneş sistemi dışında gezegen keşfi daha yeni sayılabilecek bir alan. 1989 yılına kadar daha kimse güneş dışında bir yıldızın etrafında dönen bir gezegen keşfetmemişti. Nitekim 1989 yılında Cenevre Üniversitesi’nden Prof. Michel Mayor ve Cambridge Üniversitesi’nden Prof.Dr.Didier Queloz 1995 yılında yaptıkları, 50 ışık yılı uzaktaki bir yıldızın yörüngesinde dönen ‘51 Pegasi b’ adlı dev gaz kütlesinin keşfi nedeniyle 2019 yılında Nobel Fizik ödülü[3] aldılar. O yıldan bu yana bu bilim insanlarının açtığı yolla 4000 üzeri buna benzer gezegen bulundu. Örneğin bir güneş sistemi dışı gezegeni gözleyip yoğun metan ve oksijen olduğunu spektrum analiziyle tespit edersek gelişmiş bir uygarlık adayıyla karışılabiliriz.
  3. Uzaylı yapıları bize hala ulaşmamış olabilir. Ya da her an ulaşmak üzeredir. Örneğin, Güneş Sistemi’nin dışından geldiği tespit edilebilen ilk yıldızlararası ʻOumuamua[4] isimli hiperbolik yörüngeli, nesneyi ya da astreoidi 19.10.2017 tarihinde görebildik. Medyada isminin havai dilindeki anlamı olan “elçi” isminden müsemma ciddi bir spekülasyona yol açmış olan bu haber, daha sonra cismin esrarengiz bir şekilde kaybolduğu haberleriyle “şimdilik” rafa kaldırıldı.
  4. Bir diğer cevap “Nadir Dünya Hipotezine” göre;  ne yazık ki, evren de yalnızız ya da yalnız olmaya adayız. Bazı önemli düşünürler sahip olduğumuz güneş sisteminin çok nadide özellikler barındırdığına ve eşsiz olduğuna inanıyorlar. Ray Kurzweil gibi bazıları ise bizim dünyamıza benzer dünyalar olsa bile bu büyüklükteki bir evrende teknolojiyi elde eden ilk uygarlık olabileceğimizi düşünüyorlar.
  5. Zeki yaşamın doğası gereği kendini yok ettiği varsayımına göre ise; birçok uygarlık radyo ve uzay yolculuğu teknolojisini yakaladıktan hemen biraz önce veya ilk asır içerisinde kendini yok edebilir. Nükleer Savaş, biyolojik silahlar, kaza sonucu bulaşan bulaşıcı hastalıklar (corona virüsü), nano teknolojik yıkım, yanlış programlanmış bir yapay süper zeka, ekosistemde yol açılan geri dönülemez felaketler zinciri, kötü yönetilen bir fizik deneyi gibi kıyamet argümanları bizim uygarlığımızda an be an beklenebilen türden olaylardır. Bunun evrenin diğer köşesinde yaşanma ihtimali de en az bizim dünyamızdaki kadar yüksek bir ihtimaldir.
  6. Şu anda çok zeki bir yaşam türünün kendileri için tehdit oluşturabilecek her türlü zeki yaşam türünü yok edeceği ihtimali de bir diğer bilim kurgusal teoridir. Sonuçta kendi türümüze baktığımızda Homo Neanderthelüs türünü yok eden Homo Sapiens türü olduğumuzu belirtmek isterim.
  7. Bunların dışında teknik yetersizlikler, en başta belirttiğim gibi radyo teleskopunu bile daha yeni bulmuş bir tür olmamız, onların bizi bulmaları içinse ilk radyo yayının daha henüz 1895 yılında yapmış olmamız,  zeki uygarlıkların yer ya da zaman açısından çok uzakta olmaları, galaksi içi kolonileşmenin öyle düşünüldüğü kadar kolay olamaması, diğer zeki yaşam türlerinin umrunda bile olmamamız, zaten aramızda olmaları, bizi izole edip incelemeleri ya da çok üstün bir türün bizim için evreni simule etmiş olması gibi sayısızca teori “Fermi-Hartman” paradoksuna cevap olarak verilebilir.
Resim 2:Fermi Paradoksuna verilen bazı cevaplar

Zeki Uygarlıkların Kullandığı Enerji Türleri ve Kardaşev Ölçeği

Yalnız bu cevaplar arasında en ilginçlerinden biri ise zeki uygarlıkların tür sınıflandırmasına yönelik sınıflandırmalardır. Az önce bahsettiğim bizim türümüz için bu evreni ve hayatı simule edebilecek süper bir zekaya sahip bir uygarlık neye ihtiyaç duyardı sizce? Tabi ki muazzam bir enerjiye.  Yani eğer evrende bir gün yalnız olmadığımızı anlarsak ve birden fazla zeki uygarlık olduğunu görürsek bunu nasıl sınıflandırmalıyız sorusunu da düşünmüşüz ve enerjiyi kullanma/yönetme biçimine göre uygarlıkları sınıflandırmışız. Bu sınıflandırmaların içerisinde en ilginci “Kardaşev Ölçeği” [5] denilen 1964 yılında Rus astronom Nikolai Kardashev tarafından ortaya atılan sınıflandırma metodudur. Uygarlıkların teknolojik gelişimlerini, iletişim kurma doğrultusunda kullanabilecekleri enerji miktarına göre ölçen bir yöntemdir. Kardaşev; uygarlıkları Tip I, Tip II ve Tip III uygarlık olarak 3 kategoriye ayırmış. Orijinal ölçeklendirme sisteminde Tip I uygarlıklar gezegensel uygarlıklar olup, kendi gezegenleri üzerinde bulunan kaynaklar ve güneşlerinin sağladığı yenilenebilir kaynakların tamamını kullanabilecek teknolojiye ulaşmış yani bizim türümüze benzer türden uygarlıklardır. Eğer kendi yaratımlarından kaynaklı teknolojik kıyamet argümanlarından biri tarafından yok edilmezlerse Tip II yani “yıldızsal uygarlık” adayı olurlar ve bağlı oldukları yıldız/güneşin tüm enerjisini ya da tüm enerjisine yakın bir enerjiyi kullanmanın yolunu bulurlar. Burada güneşin etrafına örülebilecek devasa bir emici küre, yani “Dyson küresi” ve benzeri bir “yıldız enerjisi santraline” sahip bir uygarlıktan bahsedilebilir. Tip III uygarlık ise “galaktik uygarlık” olarak sınıflandırılır ve galakside enerji sağlanabilecek tüm kaynaklardan enerji emme yeteneğine sahip süper zeki bir yaşam türü olacaktır. Karadelikler, nötron yıldızları (Magnetar), beyaz cücelerin enerjilerini kullanmak bu tür için bebek oyuncağı olacaktır. Bu ölçeklendirmeyi ünlü astronom Carl Sagan biraz daha detaylandırmış ve şu şekilde bir ayrıma tabi tutmuş:

Tip 1 uygarlıklar (1016Watt),

Tip 2 uygarlıklar (10 26 Watt),

Tip 3 uygarlıklar (10 36 Watt) enerji kullanmaktadırlar.

Şimdi kendimize bakıyoruz yaklaşık 18 Terawatt/yıl (18*1012 Watt) enerji tüketimine sahip bir uygarlık olarak Tip I uygarlık sınıfına yakın duruyoruz; aslında 0,7 civarı bir değere sahibiz yani Carl Sagan’a göre hala Tip 0 uygarlık seviyesindeyiz. Güneş saniyede 4 × 1026 watt enerji üretiyor (400 trilyon trilyon watt veya 1,44 trilyon trilyon trilyon kilowatt saat), eğer saniyede bu enerjiyi elde edebilecek bir teknoloji geliştirirsek ya da güneşin tüm enerjisini emebilecek/sömürebilecek bir sistem geliştirebilirsek Tip II uygarlık sınıfına geçmiş olabileceğiz. Muhtemelen bu aşamaya geldiğimizde ışık hızında ya da ışık hızına yakın seyahat etmeyi başarabileceğiz. Ama ünlü fizikçi Michio Kaku’ya göre[6] şu anda biz Tip I uygarlık olmaya dahi çok yakın sayılmayabiliriz. Çünkü Fosil yakıt kullanımını bırakmayı başaramadık. Bu da uygarlık seviyesini atlama konusunda önemli bir handikap olarak duruyor. Geleceğin Fiziği isimli muazzam baş yapıtında şöyle diyor: “Bu sınıflandırmaya göre, günümüz uygarlığı 0’ıncı Tiptir. Enerjimizi ölü bitkilerden, yani petrol ve kömürden, elde ettiğimiz için, biz bu ölçekte bile sayılmıyoruz. Ama yine de Michio Kaku Yıllık ortalama %1’lik küresel bir Gayrisafi Milli Hasıla büyümesinde dahi 2500 yılda bir uygarlıktan diğerine geçmemizin söz konusu olabileceğini, ekonomik durgunluk ve genişlemelere, ani şişme ve patlamaları karşın, ekonomik büyümemizin ortalama hızı göz önüne alındığında aşağı yukarı 100 yıl içerisinde Tip 0 uygarlık’tan Tip I uygarlığa geçiş yapabileceğimizi belirtiyor. Ayrıca korkutucu bir gerçeği de göz önüne sunuyor, belki de yukarıdaki “herkes nerede?” sorusunun cevabı olan “herkes vardı; ama yok oldu” cümlesindeki ürperticiliği dile getiriyor ve tarihin en önemli dönüm noktalarından birinde olduğumuzu belirtiyor. Dünyamızı öyle bir kurgulamalıyız ki, bu geçiş sırasında en az hasarı görelim. Küreselleşme kavramıyla küresel anadiller oluşuyor, küresel kültürler yaşanmaya başlanıyor, sınırlar daha bir flu ve anlamsızlaşıyor, bir ev, bir araba, sakin bir hayat isteyen orta sınıfın egemenliği Çin ve Hindistan gibi nüfusun lokomotifi ülkelerde bile hissediliyor. Enerji’yi kullanma yöntemlerimiz değişmeye başlıyor, uluslararası alınan kararlar ülkesel çıkarların önüne geçmeye başlıyor, tıp sayısız çözüm üretiyor, bilim son sürat ilerliyor. 200.000 yıllık insanlık ve çok çok 20-30.000 yıllık medeniyet tarihinin en kararlı ama bir taraftan da en korkunç zamanları yaşanıyor. Dünya nüfusunun zirve yaptığı çağımızda insan türünün yaşamı da yok oluşu da bir parmak şıklatması kadar yakın duruyor, ilk kez insanlık küresel olarak birleşmeye yakın gibi duruyorken; aynı zamanda bir anda toptan yok edilme ihtimaliyle karşı karşıya. Hollywood bu “parmak şıklatmasını” ayan beyan beyaz perdede bizlere izlettiriyor, fosil yakıtlarla dünyaya ve dolayısıyla kendimize verdiğimiz zararı her gün küresel ölçekte felaketleri televizyondan, internetten görerek takip ediyor ve başımıza bugün o felaketin gelip gelmeyeceği konusunda endişeleniyoruz. Çevresel felaketlerle sular altında kalmaya başlayan şehirler, kirlenmiş, puslu gökyüzü, soyu tükenen canlılar, bitkiler. Manzara hem iyi hem kötü.

Aslına bakarsanız Ünlü Fizikçi Stephen Hawking’in de belirttiği gibi gezegenin dışına çıkma zamanımız geldi de geçiyor bile. 100 yıl içerisinde güneş sistemimizdeki tüm gezegenlere insanlı olarak gidebilecek teknolojiye ulaşsak bile o gezegenleri dünyalaştırmamız çok kısa sürede mümkün değil, bu nedenle Tip I uygarlık seviyesine en olumlu adımlarla geçebilmek için yıldızımız Solaris’in verdiği tüm imkanları sonuna kadar kullanmalıyız

Rüzgar teknolojilerini geliştirmeli on-shore ve off-shore rüzgar enerjisi santrallerini geliştirmeli, güneşin atmosferimizle kombinasyonu bu muazzam enerji türüyle enerji üretim metodlarını zenginleştirmeliyiz. Sonuçta aklı başında bir medeniyet, çevreye ve kendilerine negatif etkilerini minimumda tutmak şartıyla hali hazırda rüzgârda bulunan enerjiyi maksimum seviyede kullanacaktır.[7]

Güneş Enerjisinde verimlilik limitlerini arttırmak için bilimsel gelişmelere önem vermeli, nano teknolojik ve materyal bilimine yönelik araştırma geliştirme faaliyetlerine önem vermeliyiz.  Uzak mesafelere iletim için süper iletken teknolojisini geliştirmeliyiz. Uzayda fotovoltaik enerji üretimi gibi sistemlerin gerçekleştirilmesi için adımlar atılmalıdır. Jeotermal enerji gibi verimli, çevre dostu enerji türlerinden fazlasıyla yararlanılmalı ve yerin en derinlerinden ısı enerjisin elde edilmesi için teknolojilerin geliştirilmesine özen gösterilmelidir. Füzyon teknolojileri gibi uzay yolculuklarının kapısını açabilecek teknolojileri hiçbir şekilde göz ardı etmemeli ve fizik biliminin gelişiminde küresel ölçekte politikaları desteklemeli ve dahil olmalıyız.  Bu bahsi geçen ya da geçemeyen tüm sürdürülebilir kaynakları dengeli bir şekilde kullanmalı, dünyanın tamamına optimum bir şekilde yaygınlaşması için küresel faaliyetleri desteklemeliyiz.

Şu anda galaksiler arası seyahat yeteneğini kazanmış bir medeniyet mutlak surette bizim de geçmiş olduğumuz bu yollarda geçmiştir. Kendi dünyaları ve medeniyetleri için sürdürülebilirlik kriterlerine aykırı yaşamış olan ve yaşayan tüm “uzaylı”ların yok olduğunu ve yok olacağını tahmin edebiliriz. Metan, etan ve/veya hidrokarbon yoğunluklu bir gezegende uygarlığını oluşturan bir medeniyet fosil yakıtlarla enerji üretimini öğrenmeye başladığında ilk etapta bu kaynakları tüketmeye eğilim göstereceklerdir ve yeterince geliştiklerinde kendi yaşam çevrelerine uygun halde “yenilenebilir” enerji türlerini keşfetmeyi başaracaklardır. Mesela bu tarz güneş ışınımının az olduğu, metanla kaplı bir atmosferde fotovoltaik teknolojisi o kadar da ilgi çekici bir yenilenebilir enerji kaynağı olmayacaktır. Ama oluşan ısı farklarından dolayı yoğun rüzgâr yaşanan bir atmosfere sahip olabilecekleri için çok gelişmiş rüzgâr teknolojilerine sahip olma ihtimalleri olacaktır ya da gaz yakım teknolojilerinde müthiş ilerlemiş olacaklardır. Yoğun depremler ve volkanik temelli bir gezegense eğer; muhtemelen jeotermal enerjide epey ilerlemiş bir medeniyet söz konusu olacaktır, hatta bu medeniyetin teknolojik tekilliğe geçiş aşamasında depremleri yönetme ve depremden enerji elde etmeyi öğrenme gibi marifetleri ortaya çıkabilecektir. Temel de bir uygarlığın “yenilenebilir enerjiye” ihtiyaç olduğu farkındalığının; uygarlıkların nüfusunun ciddi artışıyla kolay ulaşabilen “yenilenemeyen kaynakların” bitmesine yakın gerçekleşeceği varsayımı altında şunu söyleyebiliriz: Bir uygarlık eğer enerji ihtiyaçlarını gerçekleştirebilecek sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji kaynaklarına erişimini arttırmaz ise kendini imha etmeye yönelik eylemlere girişebilir ve uygarlık seviyesinde bir sonraki aşamalara hiçbir şekilde geçiş şansı yakalayamaz. İşte tam bu noktada insanoğlu, âdemoğlu, homo sapiens, yani türümüzü hangi inanış ve teori bağlamında adlandırıyorsanız adlandırın, bu inanış ve teorilerden bağımsız olarak “yenilenebilir enerji” bir zorunluluktur. Dünya için kalıcı eserler sadece sürdürülebilir yaşama dair eserler ve yapılar olacaktır, gerisi açıkça söylemek gerekirse yok olmaya mahkumdur.

Distopyalarda çokça yansıtılan karanlık bir dünya mı yoksa aydınlık bir ütopya mı tercihiniz olur bilemem, ama ben neslimin nefes alınabilen “iyi” bir dünyada yaşamasına önem veriyorum. Bunun tek yolu da tıpkı “muhtemel” uzaylıların da yaptığı ya da yapacağı gibi; yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji kaynaklarıyla dünyanın her yerine eşit yaşam hakları ve “tek dünya” insanı olma kavramının ulaşması olacaktır. Bugün Çin’de kanat çırpan yarasanın, yarattığı kasırgalara bakmadan gerçekleri anlamamızın güç olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve uygarlık savaşını hep birlikte vermenin zamanı geldi de geçiyor bile.


[1] https://arxiv.org/abs/2001.10275

[2] Örnek Fermi Problemleri için bakınız: http://www.physics.umd.edu/perg/fermi/fermi.htm

[3] https://tr.sputniknews.com/bilim/201910151040395083-ilk-otegezegen-kesfi-nedeniyle-nobel-odulu-alan-mayor-insanlik-gunes-sisteminin-disina-cikamayacak/

[4] https://tr.wikipedia.org/wiki/%CA%BBOumuamua

[5] https://tr.wikipedia.org/wiki/Karda%C5%9Fev_%C3%B6l%C3%A7e%C4%9Fi

[6] Michio Kaku, Geleceğin Fiziği, sayfa 445

[7] https://www.kozmikanafor.com/tip-1-medeniyetler/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir